Faiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Faiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ağustos 2014 Salı

Faizsiz Bankacılık Nedir?




Temel yapısı itibariyle faizsiz bankacılığı, parasal işlemlerle mal ve hizmet hareketlerinin birbirine sıkı sıkıya bağlandığı, her para hareketinin mutlaka bir mal veya hizmete karşılık geldiği; gelirin ise, kâr ve zarar ortaklığı esasına göre bölüşüldüğü bir sistem olarak tanımlamak mümkündü.

Geleneksel bankacılıkta para bir mal gibi değerlendirilip, meselâ 100 lira 110 liraya karşılık satılabilir. Buradaki 10 liranın karşılığı aranmaz, bunun neden 10 lira olduğu sorgulanmaz ve buna sermayenin zaman değeri, iskonto haddi gibi hayali karşılıklar bulunmaya çalışılır.

Faizsiz bankacılıkta para, para karşılığında ancak eşit miktarda değişilir, yani faizsiz ödünç verilir. Eğer paradan para kazanılmak isteniyorsa, bu kazancın mutlaka topluma sunulan bir hizmet, bir katma değer veya malın değerindeki bir artışa karşılık gelmesi gerekir. Yani bir parasal işlemde para tarafındaki bir artışın, mal veya hizmet tarafındaki reel bir artışla dengelenmesi gerekir.
Bugünkü Katılım bankalarının işlem kalemleri içinde en fazla yer tutan ve üretim desteği olarak adlandırılan yöntem, bir malın kurum tarafından peşin alınıp, üzerine bir kâr ilâvesiyle vadeli ve daha yüksek fiyattan satılması işlemidir.

Her ne kadar bu yöntem Katılım bankaları için öngörülen temel bir yöntem olmasa ve temel yöntem olarak mudârebe ve müşâreke denilen ortaklık yöntemleri kabul edilmiş olsa bile, bu yöntemi faizli kredi yöntemine benzetmek büyük bir hatadır. Çünkü her şeyden önce bu bir ticarettir. Hiçbir anlam taşımayan para-para hareketi değil, insanların ihtiyaç duyduğu bir mal-para hareketidir.

Nasıl ki, daha önce sözünü ettiğimiz gibi, fiyatı Antalya’da 50 kuruş olan portakalı oradan satın alıp İstanbul pazarlarında 1 liraya satmak bir ticarettir. Çünkü portakalın mekân değeri yükseltilmiştir ve ona 50 kuruşluk bir değer katılmıştır. Bu sebepledir ki, İstanbul tüketicisi ona 1 lira vermeye hazırdır. Aksi halde bu fiyatı sadece satıcının dayattığını iddia etmek fiyatların tespitinde talep unsurunun fonksiyonunu yok saymak demek olur.

Portakalı Antalya’dan 50 kuruşa alıp onu İstanbul’da 1 liraya satma işleminde, tüketiciye elinin erişemediği bir mekândaki malı onun elinin erişeceği bir mekâna taşımak ticaret olarak adlandırılır ve buradaki 50 kuruşluk fark portakalın değerindeki reel bir artışa karşılık gelir.

Malın mekân değerinin arttırıldığı bu işlemde bir sakınca yok ise; aynı şekilde, kişinin ancak yıllar süren bir tasarruf sonrası edinebileceği bir malı ona hemen şimdi sunmak ve eline vermek de bir ticarettir; dolayısıyla bunda da bir sakınca yoktur. Burada da malın zaman değeri arttırılmıştır.

Başka bir ifadeyle, bir malı bir yerde ucuz alıp başka bir yerde kâr ilavesiyle satmakla, yine bir malı peşin düşük fiyata alıp, ona yıllar sonra ancak sahip olabilecek müşterisine hemen şimdi bir kâr ilavesiyle vadeli satmak arasında bir fark yoktur. İkisi de ticarettir. İkisinde de malın değerinde bir artış meydana gelmiş ve bu değer artışı, satış kârı olarak satıcıya sunulmuştur. Nitekim peşin alıp vadeli satmada oluşan fiyat farkı, müşterinin bu maldan hemen faydalanmaya başlamasının karşılığıdır.

Yani yıllar sonrasına ertelenen faydanın hemen elde edilmesi sağlanmıştır. İşte bu değer artışı, vadeli satıştaki fiyat farkının karşılığıdır. Onu faize benzetmenin hiçbir makul ve mantıklı tarafı yoktur.

Diğer taraftan, vadeli satışta müşterinin ödediği fiyat farkı, onun yıllar sürebilecek tasarruf zahmetinin satıcı (veya Katılım Bankası örneğinde, kendisine kâr payı ödenecek mevduat sahibi) tarafından daha önce çekilmiş olmasına da karşılık gelir. Yani fiyat farkı daha önceden yapılmış tasarruf zahmetine karşılık gelmekte ve bu zahmet de müşterinin eline maldaki reel bir değer artışı olarak geçmektedir.

Geçmişte bazıları tarafından her ne kadar bu zahmet faizi haklı kılan sebeplerden biri olarak anılmışsa da burada bu zahmet, şimdi reel ve belirli bir değer artışına karşılık geldiği için faizden hemen ayrılır. Faiz ise hayalî-sanal veya gerçek olsa bile miktarı önceden belirlenemeyen bir gelire dayandığı için reddedilmiştir.

Vadeli satışta fiyat artışını makul ve haklı kılan başka sebepler de vardır. Satıcının, ödeme şekline göre malın fiyatında değişiklikler yapması tamamen ekonomik bir hadisedir. Satılan bir malın bedelini hemen tahsil etmekle daha sonra tahsil etmek arasında satıcı açısından ciddi fark vardır.

Bir malın fiyatı peşin 100 lira ise, bu bedelin sonradan ödeneceğinin ifade edilmesi satıcının satma eğilimini düşürür. Bu, arz eğrisinin sola kayması demektir. Arz eğrisinin sola kaymasının ekonomik sonucu ise, bilindiği gibi, doğrudan fiyat artışıdır.

Şu halde vade farkı sadece zamanın fonksiyonu değildir.

Vade farkı, müşteri açısından, kullanımını erkene almak suretiyle malın değerinin arttırılmasına karşılık gelirken; satıcının da vadeli satışla karşılaştığı bazı mahrûmiyet, külfet ve rizikoların yanı sıra enflasyon ihtimalinin de karşılığı olmaktadır.

Vade farkının faize en çok benzeyen yönü, bu farkın vade nisbetinde, yani vadeye paralel artmasıdır. Buna dayanarak, fıkhî ölçüler içerisinde vade farkına faiz hükmünü vermek mümkün olmadığı gibi, aklen de mümkün değildir.

Çünkü vade uzadıkça satıcının karşılaştığı ve vade farkına karşılık gelen mahrûmiyet, külfet ve diğer rizikolar da aynı nisbette artmaktadır. Kısaca ifade etmek gerekirse, peşin veya vadeli olsun, alış-verişlerde kesin fiyat satıcı ile müşterinin îcâb ve kabûl ile üzerinde anlaştıkları fiyat olup, şartlara göre değişen bu fiyatın yüksek veya düşük olması, karşılığında mal olduğu için, hukuken onun faizle alâkasını keser.

Ayrıca, vadeli satış halinde bir taraftan satıcının karşılaşacağı aleyhine durumlar, alıcının da ancak bir müddet beklemek suretiyle elde edebileceği bir mala hemen sahip olabilmesi gibi sebepler vadeli satışlardaki fiyat farkını haklı ve meşru kılar.

Katılım bankalarının vadeli satış işlemini geleneksel bankaların faizli kredi işlemine benzetmek doğru değildir. Katılım bankaları fiilen bir mal veya hizmet ticaretinin gerçekleşmesini sağlar ve bu işlemde tam bir tüccar gibi davranırken, kredi işleminde banka sadece ödünç veren durumundadır.

Faizli kredide verilen kredinin ticari hayata döndürüleceğinin garantisi yoktur. Döndürülse bile, bunu yapan banka değildir. Kredinin bir işde kullanımından oluşacak her hangi bir değer artışı banka adına değil, borçlu adına sağlanır. Bu değer artışının olup olmadığı, ne kadar olduğu bankayı ilgilendirmez. Olmadığı hallerde bile önceden belirlenen faiz oranı her halükârda ödenmek zorundadır. Bütün bunlar geleneksel bankanın işlemini “faiz” kategorisine koyarken, Katılım bankalarının işlemleri “ticaret” kategorisi içinde değerlendirilmek zorundadır.

Kur’an ise, faizin haram, ticaretin helal kılındığını ifade eder. (Bakara, 275) Katılım bankalarının vadeli mal satışı ile geleneksel bankaların faizli ödünç işlemlerini aynı kategoride değerlendirmek faizle ticareti aynı saymak demektir ki, Kur’anî bakış bunu şiddetle reddeder. 
                                                                        
                                                                                 Prof. Dr. İsmail ÖZSOY

https://twitter.com/GkhnAktoprak


Merkez Bankası’nın Faiz Politikası ve Uygulamaları




Genel anlamda baktığımızda likidite yönetimi gerçekleştiren merkez bankası, piyasadaki kısa vadeli faizlerin kendi belirlediği faizlere yakın olmasını sağlamak için likidite yönetimi yapmaktadır. Faiz oranlarında meydana gelen değişiklikleri gerçekleştirebilmek için etkin bir zorunlu karşılık oranı politikası uygulamaktadır.

Likidite yönteminde kullanılan bir diğer araç reeskont oranlarıdır. Reeskont oranları, merkez bankasının dönem dönem başvurduğu likidite araçları içerisinde yer alır. Senetli alışverişlerin çok fazla yapıldığı, ticari hayatta çek kullanımının nispeten düşük olduğu ekonomilerde reeskont oranları etkilidir. Açık piyasa işlemlerinde özellikle repo ve ters repo araçları etkindir. Merkez bankası likidite yönetiminde efektif olarak repo ve ters repo işlemlerine de yer verir.

Faiz; merkez bankasının elindeki en önemli araçlardan biridir. Faiz politikası birçok merkez bankaları tarafından sıkça kullanılır. Faize keynesyen teorisi üzerinden baktığımızda, reel sektör üzerinde faizlerin çok büyük etkisinin olduğu görülür. Diğer taraftan ücretler üzerindeki etkisi, enflasyon oranı üzerindeki etkisi ve ödemeler bilançosu üzerindeki etkisi de sıralanabilir. Yani faizler makroekonomik değişkenlerde oldukça etkili bir kavramdır. Merkez bankası faizleri değiştirerek GSYİH , döviz kuru ve enflasyon üzerinde etkide bulunur. Merkez bankası faize bu kanallarla odaklanır. Ayrıca merkez bankası bankalardaki mevduat faizine, kredi faizine, devlet iç borçlanma faizine doğrudan bir etki yapamaz.
Kısa vadeli faiz, bankaların kendi aralarında uyguladıkları faiz ya da bankaların merkez bankası ile fon alışverişinde uygulanan faizdir. Kısa vadeli faiz oranına merkez bankasının doğrudan müdahale etme hakkı yoktur. Merkez bankası bankalarla fon alışverişinde bir faiz oranı belirler. Bu faiz oranını değiştirip bankaların kendi aralarındaki fon alışverişlerini etkilemeye çalışır. Mesela merkez bankası faiz oranına %8 der, teknik olarak diğer bankalarda bu faiz oranından etkilenir.

Merkez bankası faizleri belirlerken borç alma ve borç verme faizini kullanır. Bu ikisi arasında kalan mesafeye de faiz koridoru denir yani borç verme faizi %9, borç alma faizi %6 ise bu arada kalan %3 lük kısım faiz koridorudur. 

Borç verme faizi; bankalar merkez bankasına müracaat ettiği zaman merkez bankasının uyguladığı faiz oranıdır. Borç alma faizi ise; bankaların merkez bankasına fonlarını yatıracağı zaman uygulanan faiz oranıdır. Borç verme faizi her zaman borç alma faizinden yüksek olmalıdır. Bu faiz oranları genellikle likidite sıkışıklığı ve bolluğu olunca uygulanan faiz oranlarıdır.

Merkez bankası faiz oranlarını bilindiği üzere piyasa koşullarına göre belirler. Faiz oranlarını değiştirmek istiyorsa enflasyona, döviz kuruna, yabancı sermaye girişi ve çıkışına, cari açığa bakar. Piyasa gidişatına göre merkez bankası daha önceden de bahsettiğim gibi faiz koridorunu kullanır. Şartlara göre faiz koridorunu aşağı ve yukarı yönlü kaydırır.

Şartlara ve uyguladığı birçok politika neticesinde merkez bankası bazen faiz koridorunu genişletme ve daraltma yoluna da gidebilir. Merkez bankası borç verme faizini yükseltir, borç alma faizini sabit tutarsa büyük ihtimal piyasalarda bir enflasyonist baskı var demektir. Yani borç alma faizini sabit tutarak yabancı sermaye girişinin döviz kurları üzerindeki etkisini minimize eder diğer yandan borç verme faizini yükselterek enflasyonu düşürmek ister.Borç verme faizini sabit tutar borç alma faizini aşağıya çekerse eğer burada da cari açığın yüksek oluşundan reel kur girişini arttırıp durumu düzeltmeye çalışır.


Görüldüğü üzere merkez bankasının uyguladığı faiz politikası biraz karışık olsa da faiz oranlarını birçok mekanizma dâhilinde belirli aşamalarla ve ekonometrik analizlerle en ince ayrıntısına kadar piyasa koşulları neticesinde kademeli olarak indirmeye ve arttırmaya çalışır.

https://twitter.com/GkhnAktoprak


56 Yaşında Hayat Gözlerini Yuman Milyarder Steve Jobs'un Yazdığı Son Yazı

İş yaşamında büyük başarılara ulaştım. Kimilerinin gözünde yaşamım başarının simgesi, fakat işin dışında çok az neşem oldu benim. İşin sonu...