12 Ağustos 2014 Salı

Ulaşamadığımız Vizyon : Girişimcilik




Küresel büyüme neticesinde vizyonlarını genişleten ve istikrarı ön plana koyan birçok şirket piyasada hâkimiyetini sürdürmektedir. Gelişmiş ülkelere bakacak olursak her şirketin kendine özgü bir yapısı ve kuralları vardır. Ekonomik varlığını gün geçtikte genişleten ve kar odaklı faaliyetlerinde başarılı olan şirketlerin bu istikrarı nasıl sağladığı hep merak konusu olmuştur.

Bazı şirketler kendi potansiyellerinin üzerine çıkmamak kaydıyla bir kültür revizyonuna uğrarlar. Şirketin asıl başarısının bu yöntemle geleceğine inanırlar ve çoğu şirket bu konuda her zaman başarıya ulaşmıştır. Şirketler kendi kültürleri ile kendilerine özgü kurallarla hareket etmeleri neticesinde bildikleri bilgileri pekiştirebilen ve yenilikçi fikirlere erişebilen bir yönetici konumuna ulaşmakta güçlük çekmiyorlar. Bu netice de belirli bir alt yapı girişimcinin elindeki en önemli hazinedir. Şirketler, uygulamaya koyduğu girişimcilik faaliyetlerinin genellikle teknolojik odaklı olmasına dikkat ederler. Günümüz teknoloji çağında en yüksek katma değere sahip ürünler teknolojik ürünlerdir. Bilim, Teknoloji ve Sanayi merkezli şirketlerin tek odak noktası artık inovasyon olmuştur. ( Yeni ürün – yeni sektör – yeni piyasa. ) İnovasyon daha önceki yazılarımda da açıkladığım gibi kısaca yenilik demektir. Yalnız farklılaştırılmış ürünler de inovasyon niteliği taşır. Yani inovasyon kelimesini sadece bir çatı altında değil de belki de binlerce çatı altında anlatıp aktarmak gerekir siz değerli okurlara.

Gelişmekte olan ülkeler yaratıcı fikirler ve teknoloji alanında belirli nitelikte beceri ve yeteneğe sahip değildirler. Bunun nedenleri de daha çok gelişmekte olan ülkeler de sağlanamayan ekonomik istikrar ve ekonomi odaklı faaliyetlerin şirketleri ve yapılarını etkilemesidir. Ekonomik odaklı faaliyetlerin sağlanması, kalkınma vizyonunun genişletilmesi ve en önemlisi istikrarın sağlanıp belirli bir hedef, amaç ve stratejiyi uygulamakla beraber bir iyileşme sürecinin başlaması kaçınılmaz ve sürekli hale gelir. Özellikler bazı şirketler yenilik yapamadıkları için yakınırlar. Hâlbuki düzenli bir eğitim, şirket çalışanlarının daha aktif rol oynamasını sağlamak için yapılacak sosyal faaliyetler ve en önemlisi şirketlerin gençler için açılacak eğitim programları ile gençlere birçok proje ve AR-GE çalışmasında yer vererek yürütülebilecek bir strateji, başarının temel anahtarına sahip olmak demektir.

Gelişmiş ülkelerde girişimcilik ve inovasyon halk tarafından benimsenmiş ve spor yapıp sigara içen bir birey değil de daima spor yapan ve aynı zamanda da bunun bilincinde olup sigara içmeyen birey kapsamında yollarına devam ederler. Gelişmiş ülkelerin üstün başarıları ve inovasyon odaklı serüvenleri ile şuan günümüzde de kullandığımız ve hayatımızın vazgeçilmezleri arasında olan akıllı telefonlar , tabletler ve laptoplar gibi binlerce ürün geliştirip küresel piyasaya hakim konumdadırlar. Bu ülkeleri başarıya götüren unsurlar ; stratejik plan ve projeleri geliştirebilecek imkanlara sahip olmaları ve inovasyon odaklı bilim çalışmalarıdır. Bu alt yapının kurulması ve geleceği görebilmek , ilerisi için daima başarı niteliğindedir. 

Maalesef ülkemizde ne girişimcilik adına ne de inovasyon adına yeterli düzeyde eğitim ve istikrar hâkim değildir. Bunu geliştirmek için eğitim odaklı girişimcilik eğitimlerine ve inovasyonun önemine çeşitli üniversitelerde ve eğitim alanındaki her birimde değinilmesi gerekir.


Girişimci şirketlerin günümüzde çoğalması ve Türk şirketlerin istikrarı sağlaması, Türkiye’nin gelecek dönemlerde ekonomik kalkınmasına büyük destek vereceğine inanıyorum. Siyasi baskılara maruz kalmadan yönetilen her ekonomik kurum, o ülkenin istikrarını arttırıcı politikalarıyla ülke ekonomisinin gelişmesinde ve ilerlemesinde büyük rol oynar.

https://twitter.com/GkhnAktoprak


Neden Girişimci Olmalıyız?



Girişimcilik sosyal projelerin ve yeni iş olanaklarının belirli hedefler dahilinde ısrarlı bir şekilde sürdürülüp uygulamaya konulmasının bir ön aşaması niteliğindedir. Günümüzde girişimci gençlerin azlığı maalesef hissedilir bir ölçüdedir. Gençlerin ülkemizdeki gidişatı dikkate alarak yeni olanaklara ve yeni imkanlara yönelmesi için neler yapılması gerekir? Aksi taktirde olacaklar nelerdir biraz bunlardan bahsedelim

Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde inovasyon çerçevesi etrafında birçok yeni projelere imza atılmaktadır. Yenilikçi ürünlerle dünya çapında adından söz ettiren Avrupa ve Uzak Doğu ülkeleri genç nüfüsun az olmasına rağmen her yıl üstün başarılara imza atarlar. Özellikle teknolojinin gelişmesi ile birlikte hayatı kolaylaştırmak adına her türlü ürün ve hizmet alanında yenilikçi projelerle tüm dünyaya meydan okuyorlar. 

Ülkemizde girişimcilik ve inovasyon üzerine pek çok proje olmasına rağmen sadece ürün değiştirme ile başarabildiğimiz bu sürekliliği nereye kadar devam ettirebiliriz bilmiyorum ama gelecek yıllarda eğer destekler artarsa ve eğitim kalitesi ile birlikte lise ve üniversite öğrencilerinin girişim odaklı çalışmalarına fırsat tanınırsa ülkemiz gençliğinin yapamayacağı hiçbir şey yoktur.

Türkiye’de yeni iş fikirleri ve icatları olan birçok gencimiz maalesef destek alamadıkları için hedeflerine ilerleyemiyor ve hemen pes ediyorlar.  Hatırlanacağı üzere Türkiye’de ilk üretilen araba “Devrim”dir.  Bu arabanın yapılış aşamasını ve dönemin politikacılarını anlatan en iyi film “ Devrim Arabaları “ adlı filmdir. Bu filmde arabayı kısa bir sürede imkansızlıklara rağmen bitirmeye çalışan mühendisler ve bu mühendislerin önlerini kesmek için ellerinden gelen her şeyi yapmaya çalışan politikacılar vardı. Bu politikacıların ülke kalkınmasına yönelik olumsuz tutumlarına rağmen mühendislerimiz arabayı bitirmişlerdir. Yalnız bu arabaların seri üretimi maalesef yapılmamıştır. Nedenini anlamışsınızdır umarım.

Bir girişimci tüm olumsuz şartlara rağmen hedefinde ısrar etmelidir. Her türlü maddi ve manevi bir desteği olmasa dahi kendi imkanları dahilinde yıllarca sürecek olsa bile hedefinden şaşmamalıdır. Bir girişimcinin bazen büyük icatlara imza atabilmesi için uçurumun kenarına kadar gelmesi gerekir.  Hele ki günümüz şartlarına binaen daha da ısrarcı olması gerekir. Ülkemizde gerek Kos-geb gerekse İşkur uygulamalı girişimcilik eğitimi adı altında birçok eğitim vermektedir. Bu eğitimleri başarı ile tamamlayan girişimcilere 30 bin tl’si hibe olmak üzere 70 bin tl ise faizsiz kredi olmak üzere toplam  100 bin tl destek verilmektedir. Eğer bir iş fikriniz ve ya projeniz varsa muhakkak başvurmanızı öneririm.

Girişimciliğin birçok teorik aşaması vardır ama bu aşamalara bakmak yerine kendi yolunuzu kendi imkanlarınız dahilinde çizmekte yarar var. Mesela bir girişimci öncelikle hedef belirlemeli, ardından stratejik bir planlama yapmalı, daha sonra fizibilite çalışması ve kararlılık ile sonuca doğru tüm engelleri aşarak yol almalı.


Sürdürülebilir düşünce her zaman en temel hedefiniz olsun çünkü pes etmek pişmanlıktır..

https://twitter.com/GkhnAktoprak


Girişimcilik ve İnovasyonun Önemi



Türkiye’de son yıllarda ülke çapına yayılan ve herkesin dilinde olan istikrarlı bir ekonomi politikasının alt yapısı sağlam temellere dayanmasa da kısa vadede güzel bir görüntü çizmektedir. İstikrarın sağlanması ve finansal sektörün etkin bir rol oynaması için devletin yürüttüğü özelleştirme politikası ile bir yandan özel sektörün etkinliği arttırılmaya çalışılıyor diğer yandan devletin asıl fonksiyonlarını etkin olarak kullanmasına fırsat tanıyor. Özelleştirme gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler için en iyi fırsat niteliğindedir. Bu sayede ülkeler kasasına hiç dokunmadan hayat standartlarının yükseltilmesi ve geliştirilmesi için belirli yerlerde belirli imkânlarla yenilikçi projelere imza atmaktadırlar. Türkiye’de bu uygulama ile birlikte birçok yenilikçi projelere imza atıldı. Ülke geneline yayılan bu projelerle uzun vadede iş imkanlarının artması ve halkın bilinçlendirilerek her sektörde belirli bir alt yapının hazırlanması amaçlandı.

Türkiye’de inovasyon ve AR-GE çalışmaları maalesef çok yetersiz düzeydedir. Yükselen ekonomilerde ise inovasyon ve AR-GE’de en son sıralardayız. Bunun başlıca nedenleri ise eğitim yetersizliği ve bilinçsiz tüketicilerin bolluğudur. Türkiye’de şirketler inovasyon adına sadece farklılaştırılmış ürünler üreterek yollarına devam ediyorlar. Oysa ki şirketler tüm üniversitelere ve ya belirli üniversitelere bir AR-GE bürosu kursa ve mühendis adaylarına oralarda eğitim verse, ayrıca ülke kalkınmasında büyük rol oynayan enerji sektöründe yeniliklere imza atılsa önümüzdeki tüm engeller ortadan kalkar ve yükselen ekonomiler içerisinde belki de ilk sıralarda kendimize yer bulabiliriz. Bu konuda ise devreye girişimcilik girer. Girişimci gençlerin duyarlı olarak sadece siyaset üzerine bir politika benimsemesi oldukça yanlıştır. Ülkesini düşünen ve iyi yerlere gelmesini isteyen girişimci ilk olarak hedefler belirlemeli ve bu hedefler doğrultusunda emin adımlarla ilerlemelidir. Sosyal projelerle ve istihdam üzerine benimsenen girişimci idolünün ülke için yararı, uzun vadede oldukça etkindir.

Japon ev kadınlarının ülkemize yatırım yapıp kar sağlamaları girişimcilik örneğinin en güzel örneği niteliğindedir. Borsa İstanbul’dan hisse alıp satan bu girişimci kadınlar hem kendilerini hem de ülkelerini bu gayret ve başarılarıyla ileri noktalara getirmişlerdir. Bu sayede ülkelerinin kalkınmasında rol oynuyorlar ve bilinçli olarak yatırım yapıp kar sağlamaya çalışıyorlar.


Son olarak; Türkiye’de AR-GE hem politik hem de psikolojik açıdan benimsenmeli. Ülke genelinde AR-GE harcamaları arttırılmalı ve bu yönde çalışmalar yapılarak halk eğitilip bilinçlendirilmeli. Çeşitli sektörlerin etkin bir girişimciliğe bürünmesi ülkemiz kalkınması ve Türkiye’nin gelecek vaat eden ekonomiler arasına girmesi için bir fırsat niteliği taşır. Eğitim kalitesinin arttırılması ve duyarlı gençlerin yetiştirilmesi en büyük temennimdir.

https://twitter.com/GkhnAktoprak


İnsan Psikolojisinde Tasarruf Politikası



Bir ülkenin tasarruf politikası birçok sonuç doğurabilir. Her şeyden önce insanların mutlu bir emeklilik mi geçireceğini yoksa yoksullukla savaşmak zorunda mı kalacağını belirler. Sosyal güvenlik konusundaki uygun politikalar, halkın finansal planlamaya yönelik isteksizliğini dikkate almalıdır. Bu tür bir planlamanın yokluğunda, tasarruf kararları çerçevelerinden edindikleri  ipuçlarına dayanacaktır. Sosyal güvenlik olmadığında insanların tasarrufları olması gereken düzeylerin çok altında kalacaktır. Tasarruf politikası onların yanlışlarını düzeltmekte önemli bir role sahiptir. Çoğu batı ülkelerinde bugün var olan sosyal güvenlik sistemleri böylesi bir ihtiyaca cevap verdiği için fazlasıyla popülerdir. İnsanlar,haklı olarak, yaşlılıkları için yeterince  tasarrufta bulunamayacakları kendi araçlarına terk edilmekten korkmaktadır. ABD’de sosyal güvenlik  sistemini özelleştirmek ve insanların emekliliklerini kendi kişisel planlamalarına bırakmak bir felaket olacaktır. Halk kişisel planlamasını yapmayacaktır. Hükümetinde tasarrufları arttıracak çağrıları teşvik etmesi ve insanları harcamaya iten özendiricileri engellemesi gerekmektedir.

Fakat ABD ve aynı ölçülerle olmamakla birlikte Batı Avrupa, birçok kültür içinde insanların paralarını harcamaları gerektiğine ilişkin yaygın bir anlayışa sahip yegane kültürdür. Doğu Asya ülkeleri örneğin, Singapur ve Çin kişinin tüketim ve tasarruf konusunda nasıl davranması gerektiğine ilişkin farklı bir kültürel anlayıştan yararlanmaktadır. Hatta bu iki ülke de yüksek tasarruf düzeylerini muhteşem bir ekonomik büyüme düzeyine ulaşmanın temel aracı haline getirmiştir. Gördüğümüz gibi tasarruf politikası bir ülkenin ekonomik büyümesinin anahtarlarından biri de olabilmektedir.

Çin’in tasarruf oranı dünyadaki en yüksek tasarruf oranlarından biridir, kısa süre önce yalnızca Singapur ve Malezya tarafından geçilmiştir. Çin 1980’den beri gösterdiği mucizevi ekonomik başarıyı büyük ölçüde en yüksek tasarruf oranına borçludur. Çin’in bireysel tasarrufları , kurumsal tasarrufları ve devlet tasarruflarını içeren toplam gayri safi tasarrufları, son yıllarda GSYİH’sının yarısına yaklaşmıştır. 1990’larda Çin’deki gayri safi kişisel tasarruflar GSYİH’nın %20’sinden fazlaydı ve bugün de neredeyse aynı düzeydedir.

Gelir vergisinin bulunmadığı Komünist Çin’de tasarrufu teşvik etmek, propaganda kampanyaları biçimini almıştır. Günümüzde insanlar eski propaganda posterlerinin koleksiyonunu yapıyor. Örnek verecek olursak ; 1953 tarihli bir posterde bir grup mutlu ve gülümseyen işçi, devlet tahvili almak için Çin Halk Bankasına nakit para yatırıyor. 1990 tarihli bir posterde genç ,yakışıklı ve geleneksel bir kahraman olan Lei Feng gülümseyerek kumbaranın üzerine “tasarruf et” yazıyor. 1990’larda caddelere büyük kırmızı pankartlar asıldı : “Tasarruf etmek muhteşemdir.” Tasarruf etmeyi herkes için bir yurtseverlik görevi haline getiren bu kampanyalar, bugünkü yüksek tasarruf oranlarının zeminini hazırlamış bulunuyor.

Türkiye’de tasarrufla ilgili önceki yazımda da belirttiğim gibi %13’lük bir tasarruf oranı vardır. Bu gelişmiş ülkelerde kıyaslanacak olursa oldukça düşük bir rakam olmakla birlikte halkın tasarruf kavramını benimsemediğini ve ya mevcut hükümetin tasarruflara yönelik teşviklerinin yetersiz olduğunun göstergesidir. Bir ülkenin tasarruf yapabilmesi için o ülkenin ekonomiden ziyade psikolojik olarak tasarruf kavramını benimsemesi gerekmektedir. Buna yönelik teşvikler, eğitimler ve planlamalar yapılmalı, aksi taktirde %13’lük oranın üzerine çıkmamız hayalden ibarettir. Yukarıda da belirttiğim gibi 80’li yıllarda Çin’in tasarruflarla bu düzeylere gelmesi ve dünya ekonomileri arasında yüksek seviyelerde kendine yer bulması tesadüf değildir. 

Bilinçli bir tüketici ve eğitimli bir nesil yetiştiği sürece tasarrufta çığır atlamamız kaçınılmazdır.

Girişimcilere ve özellikle tasarruf kavramı ile uğraşan ekonomistlere bir önerim ; Gelin projelerle ve teşviklerle tasarruf bilincini tüketicilere ve Türkiye’ye benimsetelim. Eğer gelecekte dünyada ilk 10 ekonomi arasına girmemizi istiyorsanız gelecek nesillere güzel bir Türkiye bırakmak istiyorsanız lütfen duyarlı olalım ve olmaya çalışalım.

https://twitter.com/GkhnAktoprak


Tasarrufların Cari Açık Üzerindeki Etkisi



Bildiğiniz üzere Türkiye’nin yıllar boyunca süregelen bir cari açık sorunu var. Bu cari açığı en çok etkileyen etkenlerde hiç şüphesiz enerji maliyetleri ve tasarruf oranlarının az olmasıdır. Enerji kaynaklarında dışa bağımlı olmamız ve faizler yüksek olmasına rağmen teknolojik ürünlere olan merakımız ayrıca Türk insanının tüketim çılgınlığı bu cari açığı gün geçtikçe arttırmaktadır.

Cari açık bir ülkenin aynı zamanda tasarruf açığıdır. Tüketimlerin fazla olması bir yandan ülke ekonomisindeki canlılığı arttırsa da diğer yandan cari açık sorununu hiç şüphesiz daha çok arttırmaktadır. Gelişmiş olan ülkelere baktığımız zaman genellikle Asya ülkelerinde tasarruf oranları oldukça fazladır. Temel neden ise o bölgede çalışma koşulları ve sosyal güvenceler her birey için oldukça uygun ve sorunsuzdur.  Geçen günlerde Maliye Bakanı Sn. Mehmet Şimşek yaptığı bir açıklamada ‘Geçen sene Türkiye’de 100 lirası olan bir vatandaş bunun 87 lirasını harcamış ve 13 lirasını tasarruf etmiştir’ dedi. Bu gelişmiş ülkelerle kıyaslanacak olursa, gelişmiş ülkelerde vatandaşlar her 100 liranın 67 lirasını harcıyor. Bu durum şunu gösteriyor bize: Gelişmiş ülkelerde yüksek seviyelere ulaşanhayat standartlarının var olduğu, halkın bilinçli bir şekilde tükettiği ve aynı şekilde tasarruf yaptığı ima ediliyor. Ayrıca hane halkının geliri adaletli bir şekilde şekilleniyor. Peki bu durum nasıl giderilmeli? Ülkemizdeki tüketim çılgınlığı nasıl son bulmalı?

Gerek hükümet gerekse merkez bankası tasarrufları arttırmaya yönelik politikalar uygulamakta. Hükümet vergi oranlarını yüksek tutup, özelleştirmeler ile kamu harcamalarını daraltıcı uygulamalar yapmakta, merkez bankası da uyguladığı daraltıcı para politikası ile hem cari açığı dengede tutmak istiyor diğer yandan enflasyonu düşürmeye çalışıyor ve ülke ekonomisinin gidişatına göre para politikası araçlarını kullanarak döviz kurunu revize ediyor. Bu çerçevede bakacak olursak iktisat otoriteleri uyguladıkları politikalarla ekonomiyi güçlendirmeye ve ileri seviyelere getirmeye çalışıyor. Yalnız halkın bilinçsizce tüketmesinin önüne geçmekte ve tasarruf oranlarını arttırıp bu tasarruflar ile yatırımları finanse etmekte maalesef bir etki yaratamıyor. Yeri gelmişken söylemekte yarar var;  yatırımlareğer tasarruflarla finanse edilemiyorsa bu da bir cari açık nedenidir.

Bu tüketim çılgınlığının çözülebilmesi ve önüne geçilmesi için halkın bilinçlendirilmesi, hayat standartlarının yükseltilmesi, girişimci gençlerin artması en temel belirleyiciler olarak gösterilebilir. Eğer bu standartlar uygulanır ve ileri seviyelere yükseltilirse ve ek olarak yenilikçi fikirler ile bilim, teknoloji ve sanayi alanında iyi noktalara gelinirse ülke ekonomisi için oldukça elverişli bir sürecin başlaması hiç kaçınılmaz bir durumdur.

Ülkemizde hane halkının %20’sinin tasarruf yapma imkânı maalesef yoktur. Bu durum ciddi bir gelir yetersizliği ve yaşam standartlarının elverişsiz olduğunu belirtir. Genellikle asgari ücretle çalışan bireyler ülke şartlarında sadece kendisine ve ailesine yetmektedir hatta ek iş yapıp geçimini zor karşılamaktadır. 

Ülkemizdeki gelir adaletsizliği ve yaşam koşullarının kısmen elverişsiz oluşu tasarruf oranlarının neden düşük olduğunu belirleyen etkenler arasında neredeyse ilk sıralardadır. Hayat pahalılığı borçlanma oranlarının artmasına, borçlanma oranlarının artması da maalesef tasarruf oranlarını azaltıcı etkide bulunmaktadır.

Bu yüzden ekonomi büyüdükçe gelir dağılımının makul düzeye getirilmesi için çalışmalar yapılmalı, hane halkına yönelik stratejik planlar geliştirilmelidir. Aksi halde her geçen yıl yığılan bir cari açık ve tüketim bolluğu Türkiye’de uzun dönemde kaçınılmaz krizlere yol açacaktır.

https://twitter.com/GkhnAktoprak


Faizsiz Bankacılık Nedir?




Temel yapısı itibariyle faizsiz bankacılığı, parasal işlemlerle mal ve hizmet hareketlerinin birbirine sıkı sıkıya bağlandığı, her para hareketinin mutlaka bir mal veya hizmete karşılık geldiği; gelirin ise, kâr ve zarar ortaklığı esasına göre bölüşüldüğü bir sistem olarak tanımlamak mümkündü.

Geleneksel bankacılıkta para bir mal gibi değerlendirilip, meselâ 100 lira 110 liraya karşılık satılabilir. Buradaki 10 liranın karşılığı aranmaz, bunun neden 10 lira olduğu sorgulanmaz ve buna sermayenin zaman değeri, iskonto haddi gibi hayali karşılıklar bulunmaya çalışılır.

Faizsiz bankacılıkta para, para karşılığında ancak eşit miktarda değişilir, yani faizsiz ödünç verilir. Eğer paradan para kazanılmak isteniyorsa, bu kazancın mutlaka topluma sunulan bir hizmet, bir katma değer veya malın değerindeki bir artışa karşılık gelmesi gerekir. Yani bir parasal işlemde para tarafındaki bir artışın, mal veya hizmet tarafındaki reel bir artışla dengelenmesi gerekir.
Bugünkü Katılım bankalarının işlem kalemleri içinde en fazla yer tutan ve üretim desteği olarak adlandırılan yöntem, bir malın kurum tarafından peşin alınıp, üzerine bir kâr ilâvesiyle vadeli ve daha yüksek fiyattan satılması işlemidir.

Her ne kadar bu yöntem Katılım bankaları için öngörülen temel bir yöntem olmasa ve temel yöntem olarak mudârebe ve müşâreke denilen ortaklık yöntemleri kabul edilmiş olsa bile, bu yöntemi faizli kredi yöntemine benzetmek büyük bir hatadır. Çünkü her şeyden önce bu bir ticarettir. Hiçbir anlam taşımayan para-para hareketi değil, insanların ihtiyaç duyduğu bir mal-para hareketidir.

Nasıl ki, daha önce sözünü ettiğimiz gibi, fiyatı Antalya’da 50 kuruş olan portakalı oradan satın alıp İstanbul pazarlarında 1 liraya satmak bir ticarettir. Çünkü portakalın mekân değeri yükseltilmiştir ve ona 50 kuruşluk bir değer katılmıştır. Bu sebepledir ki, İstanbul tüketicisi ona 1 lira vermeye hazırdır. Aksi halde bu fiyatı sadece satıcının dayattığını iddia etmek fiyatların tespitinde talep unsurunun fonksiyonunu yok saymak demek olur.

Portakalı Antalya’dan 50 kuruşa alıp onu İstanbul’da 1 liraya satma işleminde, tüketiciye elinin erişemediği bir mekândaki malı onun elinin erişeceği bir mekâna taşımak ticaret olarak adlandırılır ve buradaki 50 kuruşluk fark portakalın değerindeki reel bir artışa karşılık gelir.

Malın mekân değerinin arttırıldığı bu işlemde bir sakınca yok ise; aynı şekilde, kişinin ancak yıllar süren bir tasarruf sonrası edinebileceği bir malı ona hemen şimdi sunmak ve eline vermek de bir ticarettir; dolayısıyla bunda da bir sakınca yoktur. Burada da malın zaman değeri arttırılmıştır.

Başka bir ifadeyle, bir malı bir yerde ucuz alıp başka bir yerde kâr ilavesiyle satmakla, yine bir malı peşin düşük fiyata alıp, ona yıllar sonra ancak sahip olabilecek müşterisine hemen şimdi bir kâr ilavesiyle vadeli satmak arasında bir fark yoktur. İkisi de ticarettir. İkisinde de malın değerinde bir artış meydana gelmiş ve bu değer artışı, satış kârı olarak satıcıya sunulmuştur. Nitekim peşin alıp vadeli satmada oluşan fiyat farkı, müşterinin bu maldan hemen faydalanmaya başlamasının karşılığıdır.

Yani yıllar sonrasına ertelenen faydanın hemen elde edilmesi sağlanmıştır. İşte bu değer artışı, vadeli satıştaki fiyat farkının karşılığıdır. Onu faize benzetmenin hiçbir makul ve mantıklı tarafı yoktur.

Diğer taraftan, vadeli satışta müşterinin ödediği fiyat farkı, onun yıllar sürebilecek tasarruf zahmetinin satıcı (veya Katılım Bankası örneğinde, kendisine kâr payı ödenecek mevduat sahibi) tarafından daha önce çekilmiş olmasına da karşılık gelir. Yani fiyat farkı daha önceden yapılmış tasarruf zahmetine karşılık gelmekte ve bu zahmet de müşterinin eline maldaki reel bir değer artışı olarak geçmektedir.

Geçmişte bazıları tarafından her ne kadar bu zahmet faizi haklı kılan sebeplerden biri olarak anılmışsa da burada bu zahmet, şimdi reel ve belirli bir değer artışına karşılık geldiği için faizden hemen ayrılır. Faiz ise hayalî-sanal veya gerçek olsa bile miktarı önceden belirlenemeyen bir gelire dayandığı için reddedilmiştir.

Vadeli satışta fiyat artışını makul ve haklı kılan başka sebepler de vardır. Satıcının, ödeme şekline göre malın fiyatında değişiklikler yapması tamamen ekonomik bir hadisedir. Satılan bir malın bedelini hemen tahsil etmekle daha sonra tahsil etmek arasında satıcı açısından ciddi fark vardır.

Bir malın fiyatı peşin 100 lira ise, bu bedelin sonradan ödeneceğinin ifade edilmesi satıcının satma eğilimini düşürür. Bu, arz eğrisinin sola kayması demektir. Arz eğrisinin sola kaymasının ekonomik sonucu ise, bilindiği gibi, doğrudan fiyat artışıdır.

Şu halde vade farkı sadece zamanın fonksiyonu değildir.

Vade farkı, müşteri açısından, kullanımını erkene almak suretiyle malın değerinin arttırılmasına karşılık gelirken; satıcının da vadeli satışla karşılaştığı bazı mahrûmiyet, külfet ve rizikoların yanı sıra enflasyon ihtimalinin de karşılığı olmaktadır.

Vade farkının faize en çok benzeyen yönü, bu farkın vade nisbetinde, yani vadeye paralel artmasıdır. Buna dayanarak, fıkhî ölçüler içerisinde vade farkına faiz hükmünü vermek mümkün olmadığı gibi, aklen de mümkün değildir.

Çünkü vade uzadıkça satıcının karşılaştığı ve vade farkına karşılık gelen mahrûmiyet, külfet ve diğer rizikolar da aynı nisbette artmaktadır. Kısaca ifade etmek gerekirse, peşin veya vadeli olsun, alış-verişlerde kesin fiyat satıcı ile müşterinin îcâb ve kabûl ile üzerinde anlaştıkları fiyat olup, şartlara göre değişen bu fiyatın yüksek veya düşük olması, karşılığında mal olduğu için, hukuken onun faizle alâkasını keser.

Ayrıca, vadeli satış halinde bir taraftan satıcının karşılaşacağı aleyhine durumlar, alıcının da ancak bir müddet beklemek suretiyle elde edebileceği bir mala hemen sahip olabilmesi gibi sebepler vadeli satışlardaki fiyat farkını haklı ve meşru kılar.

Katılım bankalarının vadeli satış işlemini geleneksel bankaların faizli kredi işlemine benzetmek doğru değildir. Katılım bankaları fiilen bir mal veya hizmet ticaretinin gerçekleşmesini sağlar ve bu işlemde tam bir tüccar gibi davranırken, kredi işleminde banka sadece ödünç veren durumundadır.

Faizli kredide verilen kredinin ticari hayata döndürüleceğinin garantisi yoktur. Döndürülse bile, bunu yapan banka değildir. Kredinin bir işde kullanımından oluşacak her hangi bir değer artışı banka adına değil, borçlu adına sağlanır. Bu değer artışının olup olmadığı, ne kadar olduğu bankayı ilgilendirmez. Olmadığı hallerde bile önceden belirlenen faiz oranı her halükârda ödenmek zorundadır. Bütün bunlar geleneksel bankanın işlemini “faiz” kategorisine koyarken, Katılım bankalarının işlemleri “ticaret” kategorisi içinde değerlendirilmek zorundadır.

Kur’an ise, faizin haram, ticaretin helal kılındığını ifade eder. (Bakara, 275) Katılım bankalarının vadeli mal satışı ile geleneksel bankaların faizli ödünç işlemlerini aynı kategoride değerlendirmek faizle ticareti aynı saymak demektir ki, Kur’anî bakış bunu şiddetle reddeder. 
                                                                        
                                                                                 Prof. Dr. İsmail ÖZSOY

https://twitter.com/GkhnAktoprak


Merkez Bankası’nın Faiz Politikası ve Uygulamaları




Genel anlamda baktığımızda likidite yönetimi gerçekleştiren merkez bankası, piyasadaki kısa vadeli faizlerin kendi belirlediği faizlere yakın olmasını sağlamak için likidite yönetimi yapmaktadır. Faiz oranlarında meydana gelen değişiklikleri gerçekleştirebilmek için etkin bir zorunlu karşılık oranı politikası uygulamaktadır.

Likidite yönteminde kullanılan bir diğer araç reeskont oranlarıdır. Reeskont oranları, merkez bankasının dönem dönem başvurduğu likidite araçları içerisinde yer alır. Senetli alışverişlerin çok fazla yapıldığı, ticari hayatta çek kullanımının nispeten düşük olduğu ekonomilerde reeskont oranları etkilidir. Açık piyasa işlemlerinde özellikle repo ve ters repo araçları etkindir. Merkez bankası likidite yönetiminde efektif olarak repo ve ters repo işlemlerine de yer verir.

Faiz; merkez bankasının elindeki en önemli araçlardan biridir. Faiz politikası birçok merkez bankaları tarafından sıkça kullanılır. Faize keynesyen teorisi üzerinden baktığımızda, reel sektör üzerinde faizlerin çok büyük etkisinin olduğu görülür. Diğer taraftan ücretler üzerindeki etkisi, enflasyon oranı üzerindeki etkisi ve ödemeler bilançosu üzerindeki etkisi de sıralanabilir. Yani faizler makroekonomik değişkenlerde oldukça etkili bir kavramdır. Merkez bankası faizleri değiştirerek GSYİH , döviz kuru ve enflasyon üzerinde etkide bulunur. Merkez bankası faize bu kanallarla odaklanır. Ayrıca merkez bankası bankalardaki mevduat faizine, kredi faizine, devlet iç borçlanma faizine doğrudan bir etki yapamaz.
Kısa vadeli faiz, bankaların kendi aralarında uyguladıkları faiz ya da bankaların merkez bankası ile fon alışverişinde uygulanan faizdir. Kısa vadeli faiz oranına merkez bankasının doğrudan müdahale etme hakkı yoktur. Merkez bankası bankalarla fon alışverişinde bir faiz oranı belirler. Bu faiz oranını değiştirip bankaların kendi aralarındaki fon alışverişlerini etkilemeye çalışır. Mesela merkez bankası faiz oranına %8 der, teknik olarak diğer bankalarda bu faiz oranından etkilenir.

Merkez bankası faizleri belirlerken borç alma ve borç verme faizini kullanır. Bu ikisi arasında kalan mesafeye de faiz koridoru denir yani borç verme faizi %9, borç alma faizi %6 ise bu arada kalan %3 lük kısım faiz koridorudur. 

Borç verme faizi; bankalar merkez bankasına müracaat ettiği zaman merkez bankasının uyguladığı faiz oranıdır. Borç alma faizi ise; bankaların merkez bankasına fonlarını yatıracağı zaman uygulanan faiz oranıdır. Borç verme faizi her zaman borç alma faizinden yüksek olmalıdır. Bu faiz oranları genellikle likidite sıkışıklığı ve bolluğu olunca uygulanan faiz oranlarıdır.

Merkez bankası faiz oranlarını bilindiği üzere piyasa koşullarına göre belirler. Faiz oranlarını değiştirmek istiyorsa enflasyona, döviz kuruna, yabancı sermaye girişi ve çıkışına, cari açığa bakar. Piyasa gidişatına göre merkez bankası daha önceden de bahsettiğim gibi faiz koridorunu kullanır. Şartlara göre faiz koridorunu aşağı ve yukarı yönlü kaydırır.

Şartlara ve uyguladığı birçok politika neticesinde merkez bankası bazen faiz koridorunu genişletme ve daraltma yoluna da gidebilir. Merkez bankası borç verme faizini yükseltir, borç alma faizini sabit tutarsa büyük ihtimal piyasalarda bir enflasyonist baskı var demektir. Yani borç alma faizini sabit tutarak yabancı sermaye girişinin döviz kurları üzerindeki etkisini minimize eder diğer yandan borç verme faizini yükselterek enflasyonu düşürmek ister.Borç verme faizini sabit tutar borç alma faizini aşağıya çekerse eğer burada da cari açığın yüksek oluşundan reel kur girişini arttırıp durumu düzeltmeye çalışır.


Görüldüğü üzere merkez bankasının uyguladığı faiz politikası biraz karışık olsa da faiz oranlarını birçok mekanizma dâhilinde belirli aşamalarla ve ekonometrik analizlerle en ince ayrıntısına kadar piyasa koşulları neticesinde kademeli olarak indirmeye ve arttırmaya çalışır.

https://twitter.com/GkhnAktoprak


56 Yaşında Hayat Gözlerini Yuman Milyarder Steve Jobs'un Yazdığı Son Yazı

İş yaşamında büyük başarılara ulaştım. Kimilerinin gözünde yaşamım başarının simgesi, fakat işin dışında çok az neşem oldu benim. İşin sonu...